1. Halk Masalının Çeşitleri:
Masal, nesirle söylenmiş, dinlik ve büyülük inanışlardan ve törelerden bağımsız, tamamıyla hayal ürünü, gerçekle ilgisiz ve anlattıklarına inandırmak iddiası olmayan kısa bir anlatı diye tanımlanabilir.
Anlatının gelişmesi, üslubu, iç yapısı ve kullanılan konular, masalı, birbirinden rahatça ayırdedebilen bir takım çeşitlerde toplamamızı sağlar; bunlar şu şekilde kümelendirilebilir:
a) hayvan masalları,
b) olağanüstü masallar,
c) gerçekçi masallar,
ç) yalanlamalar ve zincirleme masallar,
d) fıkra ve latifeler.
Bu sınıflandırma elbette Türk dilini kullanan toplulukların çoğu için geçerlidir. Bazı küçük etnik gruplarda ise -sözgelimi Altaylılar gibi- sözlü edebiyatın cinslerinde ve biçimlerinde bu kadar belirgin bir farklılaşma yoktur.
a) Hayvan masalları (fabller) fıkralarla bazı ortak özellikler taşır (aşağıya bak.): b ve c grubundaki masallardan daha kısadırlar. Bu iki grup masalın kullandığı giriş formüllerini (tekerlemeleri) ve öbür geleneksel iç ve sonuç kalıplarını kullanmazlar. Yeri gelince bir düşünceyi güçlendirmek için anlatılırlar. Aralarından bazıları çocuk folklorunun parçasıdır.
Bu masal kategorisinde hayvanlar genellikle insan tiplerini ve karakterlerini temsil eder. Kişileri hayvan olan masalların bazı versyonlarında kişilerin insan olarak görülmesi de bu durumu açığa vurur. Sözgelimi, TTV'deki 19 numaralı (AaTh 1655) masalın başlıca kahramanı olan kuş, bazı versyonlarda yerini bir Keloğlan'a bırakmıştır. TTV'deki 54 numaralı masalın (AaTh 715) iki versyonunda maceranın kahramanı fakir bir adam olarak, öbür iki versyonunda ise topal bir civciv olarak sunulmuştur.
Türk hayvan hikâyeleri, ilk bakışta, Avrupa ülkelerinde bilinen fabllerle aynı psikolojik özelliklere sahip görünür. Büyük bir kısmının temelde aynı kaynaklardan geldiğine şüphe yoktur. Bunlar Hint Pançatantra'sı ve Yunan'lı Ezop'tur. Bununla birlikte bu alanda pek derin bir inceleme yapılmamıştır. Sözlü gelenekteki hayvan hikâyeleri en az tanınan türlerden biridir. Türkiye'de, bu kategori için, olağanüstü masallar ya da fıkralar için yapıldığı gibi geniş bir derleme yapılmamıştır. Ezop ya da Pançatantra tipinde ders vermek için anlatılan fabllerin yanısıra, herhalde Türklerin sözlü geleneğinde, sözgelimi, neden açıklayıcı (etiolojik) nitelikte olan ve büyük bir ihtimalle Anadolu'nun olsun Orta Asya'nın olsun eski dinlerine giden mitlerle, inançlarla ilgili hayvan hikâyeleri de vardır. Bazıları ise yerel efsanelere bağlıdır, bunlar için de edebî olmayan bir köken aramak icabetmektedir. Geleneğe göre bu masalların bir kısmı Hazreti Süleyman'a atfedilmektedir, çünkü yine geleneğe göre Süleyman aynı zamanda hayvanlar âlemine de hükmediyordu ve onların dilinden anlardı.
Hem insan, hem hayvan kahramanları olan hayvan hikâyeleri, ders olması niyetiyle anlatılan «gerçek» maceralarla masalların kesişme noktasındadır. «Avcı hikâyelerinin», «ayı hikâyeleri» nin çoğu bu kategoriye girer. (Bak. Boratav, Histoire d'ours en Anatolie.) Bu çeşit metinler özellikle efsanelerin ve masalların doğuşlarını, oluşumlarını incelemek bakımından çok ilginçtir.
b) Bir hayvan hikâyesinin (sözgelimi, TTV'deki 34 numara ve Boratav'ın Contes Turcs'teki 16 numarayı karşılaştırınız) olağan üstü bir masalın içine girerek onun gidişini tamamen değiştirmesi mümkündür. Ama çok özel olan bu karışma durumlarının dışında, içinde hayvanların rol oynadığı olağanüstü hikâyeler bambaşka bir kategori içindedir. Gerçek hayvan hikâyelerinde hayvanlar kılık değiştirmiş insanlar oldukları ya da kendi sorunlarıyla uğraştıkları halde, olağanüstü masallarda doğa üstü yardımcıların bir parçasıdırlar. Ya büyüsel ve olağanüstü güçleri olan ikinci derecede kişilerdir, ya da doğa üstü bir dünyanın hayvan şekline girmiş cin, peri gibi yaratıklarıdır. Kedi, yılan çoğu zaman Türk masalarında bu özellikleri taşır. Bu kategorideki masaların bir yanı da, kolayca yerelleşerek efsaneye dönüşme eğilimidir. Minnet duyan kedi veya yılan masallarının «efsaneleşmis» biçimler olan versyonlarına çok defa raslamışımdır. (Bak. TTV 44, 80 numaralar.) Hayvan biçiminin, yapılan büyü sonucu insanın başına gelen bir hal olduğu durumlar da vardır. Bazen de bu masallarda hayvanlar kendi tabiatlarıyla belirir ama, mübalâğa edilmiş bir güç ve kudretleri vardır.
Türk masallarındaki olağanüstülük sanıldığı kadar doğa üstü öğeler taşımaz. Şehirlerden uzaklaşıldığı, yani yabancı folklorların etkisi azaldığı ölçüde doğa üstülük daha da azalır. Kırsal alanlarda olağanüstülük oldukça küçük bir ölçüdedir, ejderhalar, devler, periler, cinler gibi varlıklardan sözetmekten ibarettir. Ejderha çoğu zaman büyük bir yılan olarak tasvir edilir, dev ise bütün insanlardan daha büyük ve daha obur bir insandır. Dev karısı (ya da dev anası) nın Türk masalarında çok önemli bir yeri vardır; kahramanın işi ona düşecektir, o da duruma göre iyilik veya kötülük yapacaktır. Periler tamamen bize benzeyen ama ilâve olarak, tabii, biçim değiştirebilme özelliği olan bir zümredir. Türk masallarında bu varlıkların fizik özellikleri ya da gerçeküstü kişilikleri üzerinde pek durulmaz; iyilik mi kötülük mü yaptıkları üzerinde durulur, çünkü insanlar arasında olduğu gibi onların arasında da iyi olanlar ve kötü olanlar vardır, Özetleyecek olursak, Türk masallarında aranan olağandışılık, korkunçluk, canavarlık değil, daha çok aşırı eylemler, büyütülmüş varlıklar, abartılmış yeteneklerdir.
Bu doğa üstü varlıklar dışında, hortlaklara, ifritlere, cücelere, erkek veya kadın büyücülere de rastlanır. Kadın büyücüler, çoğu zaman, güçlü olanların kahramana karşı uğursuz amaçlarını gerçekleştirmek için başvurdukları kötü kocakarılarla özdeşleştirilir. Kocakarı, oyunlarıyla kahramanı ortadan kaldırmaya çalışır. Ama kocakarı iyi ve yararlı da olabilir, kahramanın sevgilisini ele geçirmesine yardım edebilir. Cüceler çoğu zaman cinlerle bir tutulur ve onlar gibi, kendileriyle ilişkiye girenin davranışlarına göre iyilik veya kötülük yapabilirler. Zaman zaman cinlerle karıştırılan periler de aynı özellikleri taşır. Ama periler olağanüstü masallarda cinlerden daha sık görülür. Cinler daha çok, efsaneler içinde özel bir kategori meydana getiren olağanüstü yerel hikâyelerde, işe karışır.
Doğa üstü nitelikleri olan at, Türk masallarında çok büyük bir yer tutar. Epik gelenekte kendisine düşen işi masalarda da yapar. Destanda kendisine verilen özellikleri aynen taşır. Olağanüstü atın en sık belirdiği masallar da epik anlatılarla bir ilişkisi olan ürünlerdir.
c) Gerçekçi masalların insan kişileri olağan üstü masalların kinden pek az farklıdır. Ama gene de onların kendilerine özgü bazı niteliklerine değinmek yerinde olacaktır. Olağanüstü masallarda padişahlara, onların ailelerinden olan kimselere ve çevrelerine daha sık rastlanır. Bazen olumlu bir kişilikleri vardır. İyiliksever, adaletli, cömert ve güzel hükümdar çizgileriyle canlandırılır. Çoğu zaman orta halli genç kızın gelecekteki kocası olarak tasarlanır. Bazen de olumsuz bir kişilikleri vardır. Aç gözlü, hercayi, çevresindeki kötü insanların etkisinde kalan, onların oyuncağı olan zayıf iradeli bir hükümdardır. Göz koyduğu kızın nişanlısı ya da kocası olan genç kahramanı kıskandığı için onu gittikçe daha zorlaşan sınamalardan geçmeye zorlar, ama sonunda o da cezasını bulur.
Başka hiçbir halkın sözlü edebiyatında, masal kahramanları olarak bu kadar değişik ve çelişkili kişilikleri olan “hükümdar” tipleri yaratılmadığını sanıyoruz. Değişik versyonlarda bazen adları ve özellikleri değişebilir. Bir bey olarak ya da hatırı sayılır zengin bir tüccar olarak da belirebilirler. Türk masalında hükümdara ve çevresine yöneltilen yergi çoğu zaman insafsızdır. Kadılar, hocalar gibi kamu ve din yetkililerini de aynı güçle yergilere konu eder.
Masalların olumlu kişileri ya başta hükümdarlar olmak üzere varlıklı, güçlü ailelerin en küçük çocukları, ya da fakir ailelerin oğulları, kızlarıdır. Birinci bölükten bir delikanlının ya da genç kızın da, şu veya bu sebeple kendi çevresinden dışarıya itelendiği ve ikinci bölük kişiler arasına katıldığı olur. Dünya mutlulukların dan yoksun genç kahraman çoğu zaman bir Keloğlan olarak anla tılır. Keloğlan fakir bir dul kadının oğludur, çevresinde küçümsenir, itilir, kakılır; tembelcedir, ama zekidir, beceriklidir, kurnazdır. Güçlüler ya da kötülerle savaşma işini yüklenmiştir; çoğu zaman başarıya ulaşmak için düşmanlarının kullandığı silâhları kullanır. Türk masallarında Keloğlanın öyle önemli bir yeri vardır ki şehzadeler, soylarından gelme bütün imtiyazları yitirip sıfırdan başlamak zorunda kaldıklarında, amansız güçlüklere göğüs germeleri, aynı zamanda da herkesin küçümsediği bir garip delikanlıya yarayacak araçlara başvurmaları gerektiğinde «Keloğlan» kılığına girerler. Keloğlanın kadın kahramanlar arasında karşılığı, zekâsı, güzelliği ve iyi huyları sayesinde sonunda bir şehzade ile evlenmeyi başaran fakir genç kızdır. Türk masallarındaki bu iki tipin, Keloğlan ile fakir genç kızın, muhakkak, Osmanlı düzeninde, yüzyıllar boyunca köklü bir değişikliğe uğramadan yaşayan bir toplumda örnekleri bulun muştur. Bu toplumda kan soyluluğuna dayanan bir aristokrasi ve batılı anlamda bir burjuvazi yoktu; ikbâl, servet, devlet oldukça geçici ve kökü hangi zümre olursa olsun işini beceren herkesin erişebileceği mutluluklardı. Elbette onlara ulaşabilmek için girişilecek savaş da çetindi. Türk masallarında bu niteliğin her iki cins için de bu kadar belirgin olmasının sebebi belki de budur. Osmanlı vaka-nüvisleri bize kulluktan vezirliğe, sadrazamlığa, padişah damatlığına cariyelikten gözdeliğe, kadın-efendiliğe yükselmiş birçok ünlü kişiler haber verirler. Ama vaka-nüvisler onların bu yüce makamlara eriştikten sonraki hayatları ile ilgilendikleri için, karanlık kökenlerini anlatmazlar. Masallar da sanki, kalıplaşmış bir anlatı biçimi içinde, yüksek kişilerin resmî tarih kitaplarında baş tarafı anlatılmayan hayat maceralarını tamamlamak görevini üstlerine almışlardır.
Kadın kişilerin masalda bir görevi daha vardır: Kadın cinsinin haklarına ulaşmak için girişmek zorunda kaldığı savaşın kahramanlarını temsil ederler. Gerçekten de olağanüstü masallarda olsun, gerçekçi masallarda olsun, tuttuğunu koparan, gözünü budaktan sakınmayan genç kız ve genç kadın tipleri çok belirgin olarak çizilmiştir. Bunun bir nedeni bu anlatı türünün daha çok kadınlar tarafından anlatılıp yayılması ve dinleyicilerin kadın olmasıdır.
Türk masallarındaki genç kızın mücadelesi erkek benzerinkinden daha da zordur. Çünkü herşeyden önce zayıf cinsten gelmektedir ve ezilen sınıftandır. Bu mücadelede Keloğlanınkine benzeyen zihinsel yetenekleri ile ve bunlara eklenen sabır, feragat, iyi huyluluk ve güzellik gibi erdemleriyle başarıya erer.
Köse, halk geleneğinde düzenbazlığı, muzipliği, şirretliği, çoğu zaman gereksiz olan kötü oyunlar oynayan kişiyi temsil eden, az çok sadist bir kişidir. Halk masalları çerçevesini de aşan bir inanç bu tip hakkında olumsuz bir ün kazandırmıştır. Hakkında birçok efsaneler, fıkralar vardır. Bu, özellikle, Anadolu'nun ve Osmanlı dil bölgesinin sözlü edebiyatındaki gerçekçi anlatılar için geçerlidir. Uzbek, Kazak, Türkmen masallarında Köse (Aldar Köse, ya da sadece Aldar) Anadolu'daki adaşının özelliklerine ilâve olarak Osmanlı-Türk geleneğindeki Keloğlanın özelliklerini de taşır. Keloğlan, Azerbaycan bölgesinde Keçel olarak gözükür. Masallardaki Keloğlan/Keçel gibi Köse de, epik türün gerektirdiği bazı değişikliklere uğrayarak bu türe de girmiştir. Özellikle Köroğlu epizodlarında ve Köroğlu anlatılarına konu bakımından yakın olan bazı hikâyelerde bazen birinci derecede rolleri vardır.
Başka gerçekçi masal çeşitleri de vardır: 1) Bir daire teşkileden deli-kişilerin masalları. Bunların anlatımı isteğe göre kısaltılıp uzatılabilir, birçok olay araya eklenebilir, maceralar peşpeşe getirilebilir; böylece bir masal bir çok masala ayrılabilir ya da tersine bir çok masal bir tek masal halinde birleşebilir. Bu bakımdan bu tip masallar Köse/Aldar Köse masallarına ve bazı Keloğlan masallarına benzer. Bu tip masalların versyonlarının çok farklı olduşunun sebebi budur. 2) Hırsız, yankesici haydut masalları. Kendi meslektaşlarını ya da padişahları ya da başka kişileri dolandıran kişilerin masalları. 3) Düzenbaz ve kötü kadınların (Köse'nin digi karşılığı olan bu tip amacına namuslu olmayan yollardan varır) ya da kendilerini elde etmek isteyen erkeklere karşı zalimce oynayan sevimli kadınların masalları. 4) Fakir halli erkek, kadın veya genç kızları, varlıklı ve güçlü kişilerle karşılaştıran ve birincilerin zekâları ve sağduyuları ile üstün çıkmalarını anlatan masallar.
Bazı durumlarda -aşağı durumda olan masal kahramanı güçlü olanla karşı karşıya geldiği zaman- Padişah bir anlamda hakem ya da yargıç rolü oynar. Fakat Padişahın kendisinin de masalın kahramanı ile karşı karşıya gelmesi mümkündür. Bu durumda masal, hükümdarın kutsal kişiliği ve kökeni ile ilgili her çeşit yerleşmiş anlayışla alay eder. Adaletsiz ve zalim Padişahın yerine bir Keloğlanın tahta getirilmesiyle sona eren pek çok masal vardır. Ama buna karşılık, bir hükümdar için soylu -aristokrat- olmanın şart olduğu düşüncesinin hakim olduğu masallara da raslanmıştır.
Türk masal dağarcığındaki masalların bir kısmı şüphesiz Araр ve Fars edebiyatlarından geliyor. Binbirgece Masalları, Tutinâme, Farağ bad aş-şidda gibi derlemeler, Türk dilindeki yazılı edebiyatın en başlarından beri Türkçe'ye uygulanmıştır. Ortadoğu'daki anlatı geleneğinin klasik eserleri de büyük bir ihtimalle Türk masal varlığındaki ürünlerle zenginleşmiştir. Bu kitaplardan sözlü Türk geleneğine geçen ürünler bunun içinde öylesine erimiştir ki, onları öbür ürünlerden ayırmaya imkân yoktur. Bazıları ise Türk ortamında pek o kadar tutunmamış, sözlü gelenekte tanıdığımız haliyle bile kitabî bilgiççe bir havayı korumuştur. Edebî kaynaklı ürünlerin sözlü geleneğe geçmesi, büyük ölçüde, meddah denen profesyonel anlatıcılar aracılığıyla olmuştur. Muhakkak ki, bu sanatçılar kendi çağlarının ve ortamlarının birçok olaylarını hikâye şekline sokarak halk edebiyatı varlığının zenginleşmesine şahsen de katkıda bulunmuşlardır.
d) Yalanlamalar ve zincirleme masallar başlığı altında toplanan anlatılar Aarne-Thompson kataloğunda 1875-1999 (tales of lying) ve 2000-2399 (formula tales) numaralar arasına karşılıktır. Türk Masalları kataloğunda da (TTV) 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32 numaralı anlatılar zincirleme masallara (formula tales), 335, 358, 363 numaralı anlatılar da yalanlamalara karşılıktır.Tekerlemelerin büyük bir kısmi bu iki tipte masalın ufak tefek değişiklikleri olan bir biçimdir ya da onları meydana getiren öğelerin çoğu bunlardan gelir. Ya da, bu yalanlamalar ya da zincirleme anlatılar, birinci tekil şahısla anlatıldıkları zaman tekerleme fonksiyonunu görürler.
Zincirlemelerin bir de nazımlı biçimleri vardır. Bunlar, çoğu zaman yine “tekerleme” adıyla belirtilen ve çoğu zaman çocuk folklorunun bir parçası olan bir halk şarkısı (formülcükleri) türü meydana getirirler.
Zincirleme anlatıların birçoğunun kahramanı hayvanlardır. Ama bunların esas hayvan hikâyelerinden hem anlatım biçimleri farklıdır, hem de bir hisse, hikâyeden çıkan bir ders olmayışı ve hayvanların insan karakterleri şeklinde düşünülmeyişi ile onlardan ayrılırlar. Bunların amacı, herşeyden önce ya maceraların acayipliği ile ya da söz cambazlığı ile şaşırtmak, oyalamaktır. Yalanlamalar da hemen hemen aynı özellikleri taşır. Herşeyden önce olmayacak buluşlarla, inanılmayacak “yalan” larla insanı şaşırtır ve eğlendirirler. Burada başlıca kişiler, daha çok olağanüstü olayları kendi başından geçmiş maceralar gibi anlatan insanlar, tekerlemelerde ise, özellikle anlatıcının kendisidir. Bununla birlikte hayvanlar da, çoğu zaman olaylara karışır ve çoğu zaman dev gibi boyutlarda tasvir edilirler.
Bu başlık altında topladığımız iki tip masal çocukların en sevdiği türlerdir. Çocukların anlatı repertuarının en büyük kısmı bunlardan meydana gelir. Çoğu zaman çocukların kendileri tarafından veya onların önünde anlatılır. Yetişkinler arasında ise daha çok kırsal ortamlarda beğenilir.
Yalanlamalarda, birinci tekil şahıs olarak (tekerleme halinde) anlatılmadıkları zaman, masalın kahramanlarından biri başından geçmiş maceraları anlatmak için bir bahane bulur. Bu durumda, masal bir yerden sonra birinci şahısla anlatılan bir anlatı olur; çoğu zaman da birinci şahısla anlatılan bu bölüm en uzun bölümdür. Bu tip masalların tekerlemelere geçmesini kolaylaştıran özelliklerden biri de bu yapı ve üsluptur.
Zincirleme anlatıların da kendilerine özgü bir yapısı vardır. Birçok küçük olaycığın peşpeşe eklenmesiyle oluşmuşlardır. Bu olaycıkların ve şahısların azlığına veya çokluğuna bağlı olarak anlatı da kısa veya uzun olur. Çoğu zaman masal, anlatının tersine alnıp geriye doğru gitmesiyle sona erer. Kettenmaerchen, cumulative tales adlarıyla da anılan bu anlatılar, çok kesin klişeler, olayı çevreleyen kalıplaşmış formülcüklerle belirlenen bir üsluba sahiptir.
e) Fıkralar ve latifeler diye adlandırdığımız kategoride belki de daha zengin bir repertuar buluruz. (Türkçede bu alanda fıkra, latife, nükte terimlerinin yanısıra, daha geniş bir anlamda hikâye kelimesi de kullanılır. Bu kelime bir Köroğlu epizodu kadar bir Nasreddin Hoca fıkrası için de kullanılır.)
Bu bölüme, hayvan hikâyelerinde olduğu gibi, bir konuşma sırasında yeri geldikçe, düşüncesini bir örnekle güçlendirmek, bir hareketi eleştirmek, bir fikri telkin etmek, bir durumu yorumlamak vs. için tasarlanan kısa anlatıların tümünü alıyoruz. (Bu kuralın katılığından belki de Nasreddin Hoca'nın fıkralarını ayrı tutmak gerekir, çünkü onlar sadece dinleyicilerin zevk alması için de anlatılıyor. Bu konuda bir de inanç vardır: Nasreddin Hoca'dan sözedilince belli bir sayıda fıkrasını anlatmak gerekir, denir.)
Halk anlatılarının bu bölümü, malzeme bakımından zengin olduğu halde, yayınlanmış metinler açısından olsun, el yazması derlemeler açısından olsun yeteri kadar toplanmış ve incelenmiş değildir. Bu tür masallar, Eberhard-Boratav'ın Osmanlı bölgesi Türk malzemesi için hazırladıkları Typen türkischer Volksmärchen (=TTV) kataloğuna alınmamıştır.
Fıkra ve latifeler bazı yapı özellikleri gösterir. Yukarda sözünü ettiğimiz (b) ve (c) kategorilerindeki masallarda bulunan baş tekerlemeleri ve eyleme bağlı olmayan süsleyici söz kalıpları bunlarda görülmez. Hikâye bir konuşma içinde, yeri geldiğinde anlatıldığı için, çok uzayarak konuşmanın esas konusunu unutturmaması gerekir. Bu yüzden anlatım kısa ve yoğundur. Öbür masal tiplerinde olduğu gibi dinleyicilerin biraraya gelmesinin esas amacı olamaz.
Bu anlatı türünün bir başka özelliği, hikâyenin bitiş biçiminde görülür. Sonun etkileyici olması gerekir ve bunun için anlatıcı bu türe uygun olan üslup yöntemlerine başvurur. Fıkra, nüktenin bütün gücünü ortaya çıkaracak şekilde yoğun ve birden biter. Anlamın çok da açık olmaması gerekir. Fıkra belli bir zihin olgunluğu gerektirir, dinleyicilerin böyle olduğu kabul edilir. Aynı şey, taşıdıkları ayıp şeyler yüzünden basılmaları yasak olan çoğu zaman el yazması derlemelerde kalan ve ağızdan kulağa dolaşmak zorunda kalan açık saçık hikâyeler için de geçerlidir. Bu kısa anlatıların en önemli öğeleri, çift anlamlı kelimelerle yapılan söz oyunlarıdır. Açık saçık hikâyeler, sıradan fıkra ve latifelere benzedikleri halde özellikle erkek meclislerinde sadece gülüp eğlenmek için de anlatılırlar.
Bu dördüncü Türk halk masalı kategorisinin önümüze koyduğu anlatıların büyük kısmı için, Türk-Osmanlı lehçesi bölgesinden gelen malzemeye dayanarak yaptığımız tasnif çerçevesi şudur:
I. Tanımmış tipler üzerine fıkralar. Bunlar ya bireysel bir tiptir ya da belli bir cemaatı temsil ederler.
1) Bireysel tipler: a) Nasreddin Hoca, b) İncili Çavuş, c) Bekri Mustafa, ç) başka tipler.
Tanınmış tipler üzerine olan fıkralara, hazırcevaplıkları, latifeleri ile anılan ve fıkraları yaygınlaşmış olan ama evrensel bir özellik kazanamayan tanınmış tarihi kişiliklerin hikâyelerini de eklemek lâzımdır. Sözgelimi, çoğu zaman şair Fitnat Hanım ve hicivci Haşmet ile karşı karşıya getirilen ünlü devlet adamı ve şair Koca Ragıp Paşa'nın (XVIII. yüzyıl) hikâyeleri, aydın çevrelerde oldukça yaygınlaşmıştır.
2) Kollektif tipler : a) dinî ve mistik cemaatlerin temsilcileri: Bektaşı. Tahtacı fıkraları; çeşitli mezheplerin özelliklerini ve üyelerinin davranışlarını ortaya çıkarma amacında olan hikâyeler; b) toplum sınıflarının temsilcileri: din adamları (hocalar, imamlar, vb.), dervişler, kadılar; köylüler, yörükler; c) etnik grupların temsilcileri; ç) bazı bölgelerin, köylerin temsilcileri; d) başka kollektif tipler.
II. Belli bir tipi temsil etmeyen, sadece anlatılan maceradan bir gülünç etki elde etmeye çalışan hikâyeler. Açık saçık fıkralar.
III. Bir küçük hesap probleminin ya da karışık bir durumun halli için bir yol öneren fıkralar. Bu bölümdeki anlatılar masal ile bilmece türlerinin sınırında bulunur. Bunlar arasında, küçük bir serüvenin içine yerleştirilmiş ama okullarda bir aritmetik ya da cebir alıştırması olarak pekâlâ kullanılabilecek problemler vardır. Bazılarında ise, mizah bir kelime oyununa, çeşitli şekillerde anlaşılabilecek bir duruma, bir kurnazlığa dayanır ve bunları anlamak için geleneği iyice tanımak gereklidir. Bunlar bir halk edebiyatı ürünü olarak en rahat kabul edilebilecek olan fıkralardır. Dinleyenlere sorulan bir soruyla sona eren bazı olağanüstü ya da gerçekçi masallar bu son kategoriye yakındır (Bak. TTV, No. 289-291). Böyle anlatılara Radloff'ta da (Proben... VII, 356-360. ss. ve Tatar Xaliq äkiyatläre, 369-379. ss.) rastlanır.
Nasreddin Hoca en mükemmel halk filozofu tipidir. Halk geleneğinin, bu efsanevi kişiliği oluşturmak üzere yola çıktığı gerçek kişi şüphesiz Anadolu'da yaşıyordu, ama şöhreti bugünkü Türkiye'nin sınırlarını aşmıştır. Hayatı hakkında kesin veriler elde yoktur. Geleneğe göre Sivrihisar'da doğmuştur (Eskişehir'in güney doğusunda bir kasaba), Konya vilâyetinin küçük bir şehri olan Akşehir'de yaşayıp ölmüş ve gömülmüştür. İ. H. Konyalı'nın türbesinin duvarında bulduğu (Akşehir..., 472. sayfa) bir kabartma yazaya bakılırsa 1392'de ölmüş olması gerekir, çünkü bu tarihte I. Bayezid'in bir sipahisi mezarını ziyaret etmiş ve sözü edilen yazıtı bırakmıştır.
Nasreddin Hoca hikâyeleri doğu Türkistan'dan Macaristan'a, Sibirya'dan Kuzey Afrika'ya kadar muazzam bir yayılma alanı bulmuştur. Çoğu zaman Cuha ile karıştırılmış, Arap ülkelerinde onun yerini almış ve Nasreddin adını koruduğu halde Rumî Cuha takma adıyla anılmıştır. Hikâyelerinin anlatıldığı bütün ülkelerde bir fıkra kahramanı tipi olarak kabul edilmiştir, Türkiye'de bile çoğu zaman adına “Efendi” kelimesi eklenir, bazı yerlerde ise adından sadece bu kelime kalmıştır. Doğu Türkistan'daki “Avanti”, Uzbek'lerdeki “Afandi” ya da “Apandi” biçimleri buradan gelir. Ama birçok yerlerde adıyla da anılır: Doğu Türkistan'da Nasrdin A vanti, Kazak'larda Xoca Nasr, Uzbek'lerde Nasreddin Apandi, Azerbaycan'da Molla Nasreddin. Dilleri Türkçe olmayan ülkelerde de adını koruyabilmiştir: Sırplarda, Hırvatlarda ve Yunanlılarda Nasreddin, Hoca Nasreddin veya sadece Hoca denir. Bazen de, kahramanı olduğu fıkralarda rastlanan isimler hakkında kesin bir sonuca varamayız; bunları Cuha’ya veya Hoca kelimesinin değişik bir şekline çıkarabiliriz. Berberilerde “Şaha”, Tunus'lularda, Trablus'lularda, Berberilerde “Cuha”, Malta'lılarda “Cahan”, Sicilya'lılarda “Giucà”, “Giufà”, “Giuxà”, Kalabria'lılarda “Hioha”, “Yuvadi”, Cezayir Kabil'lerinde “Ceha”, Sahara Beni-Msab'larında “Coha”, Nubia'lılarda “Cauha” olarak kullanılıyor. Cuha ve Hoca (Cuha ve Nasreddin) adları birbirine o kadar karışmıştır ki, kapsamı ve niteliğiyle halk için basılan Türk fıkra derlemelerine benzeyen Arap hikâyeler kitabına, Nawâdir al-Hoca Nasreddin Efendi Cohâ gibi karma bir isim konmuştur. Yine aynı sebepten, Wesselski (Der Hodscha Nasreddin, Weimar 1911, 2 cilt) kitabında hem Hoca hem Cuha adına bağlanan bütün metinlerin çevirisini vermiştir. Gerçekten de her iki derlemede hemen hemen aynı hikâyeler vardır ve bunlar hemen hemen aynı sırayı takip eder. Sadece Nawâdir'deki fıkra sayısı daha fazladır. Bu derlemenin bir nüshası Hicri 1041 (1631/32) tarihini taşır. Bundan, 17. yüzyılda Türk ve Arap fıkra gelenekleri arasında ortak bir dağarcık meydana geldiğini ve o tarihte iki ismin birbirine karışmış olduğunu sonuç olarak çıkarabiliriz.
Nasreddin Hoca hikâyelerinin Akdeniz havzasında ve Balkan ülkelerinde yayılmasıyla ilgili zengin bir bibliyografya vermiş olan Wesselski'nin kitabında, Kafkas ve Orta Asya halklarına yayılmasıyla ilgili metinler ve gözlemler eksiktir. Yukarda söylediğimiz gibi, Nasreddin'in fıkraları, Türkiye Türklerinin olduğu kadar çağdaş Azerbaycan'lıların, Uzbek'lerin, Kazakların ve Uygurların da halk edebiyatlarının bir bölümünü meydana getirir.
Fıkralarda adı Încili ya da İncili Çavuş diye geçen İncili Mustafa Çavuş, I. Ahmed döneminde (1603-1617) yaşamış biriydi, İran'la Osmanlı devleti arasında İstanbul'da bir antlaşma imzalandıktan sonra, Şahın elçisiyle birlikte diplomatik bir görevle İran'a yollanmıştı. Hammer'i çeviren Atâ Bey'in bir notuna göre, İncili kelimesi, doğum yeri olan Diyarbakır yakınlarındaki İnci adlı bir köyden gelmektedir. İstanbul'da Edirnekapı mezarlığındaki mezar taşında ölüm tarihi olarak Hicri 1042 (1632-33) yılı gösterilmiştir. İncili biraz da Avrupa ülkelerindeki saraylarda bulunan kral maskaralarını andırır. Musahibi olduğu padişah tarafından korunduğu için, saray halkından çekinmez, fırsat çıktıkça nükteleriyle onları alaya alır. Padişah bile, bazen, onun alaycı sözlerinden kurtulamaz.
Bekri Mustafa, IV. Murad'ın (1623-1640) bir çağdaşıydı. Ayyaşlığı çoğu zaman rezaletlere sebebolan büyük bir içkici olarak tanınırdı. Onun hikâyeleri en çok bu huyu ile ilişkilidir. Alkollü içki yasağının çok dikkatle uygulandığı bir dönemde meydana gelen olayları anlattıkları için daha da ilginçtirler. Anlaşılan, Bekri Mustafa oldukça erken bir tarihte çeşitli halk edebiyatı türlerinin sahip çıkmak istedikleri ünlü bir tip olmuştur. Meddahlar onu repertuarlarına almışlar, Karagöz tiyatrosu da, Evliya Çelebi devrinden beri tasvirlerden birine onun adını ve özelliklerini vermiştir. (Seyahatname, c. I, 654. sayfa; aynı zamanda bak. Jacop, “Bekri Mustafa” Keleti Szemle içinde, c. V, 1904, 271. sayfa ve sonrası).
Bektaşi de, şarap ve alkollü içki ile ilgili yasaklarla alay etmesi bakımından Bekri Mustafa'yla ortak özellikler gösterir. Ama Bektaşi hikâyelerinde geliştirilmiş olan konular ünlü ayyaş üzerine anlatılanlara bakılırsa çok daha zengindir. Bütün din diyanet işlerinde sünni İslâm doktrinlerinden ayrılan bir felsefesi, inançsız bir tutumu vardır. Bektaşi, işi Allahla şakalaşmaya, ondan birçok haksızlıkların hesabını sormaya kadar götürür.
Bektaşi hikâyeleri özellikle şehirlerde, birçok felsefi ve teolojik akımın mirasını korumuş olan Bektaşi tarikatı kurulduktan sonra yaygınlaşmıştır. Eski fıkra kitaplarında bugün Bektaşiler üzerine anlatılan hikâyelerin kişileri “Rafizîler” diye gösterilmiştir.
Din konusunda hoşgörürlük, sıkı yasakları umursamamak ve benzeri temaları olan hikâyeler kırsal çevrelerde başka tiplere sahiptir. Tahtacıların yaşadıkları bölgelerde, Bektaşi tipinin yerini Anadolu'nun bu göçebe halkını temsil eden ve yerleşik çiftçi köylülerden farklı olan ve Bektaşilerle aynı zihniyeti taşıyan bu halk almıştır. Göçebe Yörükler de, inanışları ile sunnî oldukları halde, din işlerinde pek titiz davranmadıkları, İslâmın bütün âdâb ve erkanını harfi harfine uygulamayı bilmedikleri için din ve tören konularında anlatılan hoş maceraların kahramanları olmuşlardır. Öte yandan, hem köylüler hem yörükler, bunların kabalığı, cahilliği ile alay eden şehirlilerin hikâyelerine konu olurlar. Daha xi. yüzyılda, Mevlânanın Mesnevi'sinde, köylü, birçok hikâyenin kahramanıdır. Bunlarda köylü tipi her çeşit eğitim inceliğinin dışında kalmış, sadece güdüleriyle hareket eden bir insan olarak gösterilir. (Bak. Mesnevi, Türkçe çev. İzbudak ve Gölpınarlı, İstanbul 1943, с. III, 22. sayfadan sonrası).
Tabiatın, toprağın insanı da, şehirlilerle, onların çok incelmiş âdetleriyle ve zihni spekülasyonlarıyla alay eden hikâyeler anlatmıştır.
İktisadî, coğrafi ya da ideolojik durumlarıyla belirlenen toplumların karşılıklı alayları; filân ya da falân yerde filân ya da falân dinî ya da etnik cemaatın (Bak. Radloff, Proben... X, 175-177. s.; Türk ve Gagauz) tuhaf ya da gülünç tavırlarını komşularının, rakiplerinin ağzından anlatan bir sürü anlatı ile ortaya çıkmaktadır. Bunlar arasında iki anlam taşıyanlar, bir alay olduğu kadar bir övünme olarak da kabul edilebilecek olanlar (sözgelimi, kurnazlığı, açıkgözlüğü, hileyi anlatan fıkralar) belki de alay eden tarafta değil, kahramanların bağlı olduğu grupta yaratılmıştır. Ancak Anadolu'da bazı yerlerin ahalisi kurnazlıkları, açıkgözlülükleriyle, bazı yerlerin ahalisi de budalalığa varan saflıklarıyla çok yaygın bir ün kazanmışlardır. Toros dağlarının güney yamaçlarındaki Kozan bölgesinde olduğu kabul edilen Karatepe'lilerin hikâyeleri, bu bakımdan, Almanların Schildburg'luları ve Laleburg'luları ile karşılaştırılabilir.
Fıkralar oldukça değişkendir. Aynı hikâye hem Nasreddin Hoca'nın hem Bektaşi'nin hem de başka bir tipin başından geçmiş diye anlatılabilir. Bugün Türkiye'de Bektaşiye maledilen bir fıkra bu bakımdan pek ünlü bir örnektir. Bir yüksek devlet adamının debdebeli maiyetine rastlayan Bektaşi'nin “Bir, paşanın kulunun sürdüğü tantanalı hayata bak, bir de kendi kulunun perişan haline bak” diye Allaha sitem ettiği anlatılır. Aynı hikâye Hidiv İsmail Paşa'nın maiyetine rastlayan bir derviş için anlatılır. Bir başka versyon Lâmi'î'nin bir eserinde anlatılır (Lata'if, Bibliothèque Nationale, Suppl. turc 419, 125-126. sayfa) Hikâyenin en eski versyonuna Rumî'nin Mesrevi'sinde raslanır. Başka bir örnek, koltuğunun altında bir testi şarap taşıyan genç Arap'ın hikâyesidir. Halife Ömer, testinin içinde ne olduğunu sorar. Adam “sirke” diye cevap verir; aynı zamanda Allah'tan kendisini Ömer'in yanında küçük düşürmemesini diler, duası kabul edilip de bu dileği yerine gelirse bir daha hiç şarap içmemeye içinden yemin eder. Mucize meydana gelir, Ömer testiye bakınca orada gerçekten sirke görür. Aynı konu, ciddiyetini kaybedip Bekri Mustafa'nın (ya da Beştaşi'nin) muzipliğine uygun hale geldikten sonra, fıkra edebiyatının bu iki tipinden birine maledilen bir hikâyeye girmiştir. Yeniçeri ağası tarafından çağrılan Bekri testisinde su olduğunu söyler. Yeniçeri ağası ise inanmaz, ille de bakmak ister. Bunun üzerine Bekri Allaha dua etmek zorunda kalır: “Allahım, madem ki, ağam böyle istiyor şu suyu şaraba çevir.” Tabii ki dua yerine gelir...
378 tiplik bir kataloğunu meydana getirdiğimiz (Eberhard Boratav, Typen türkischer Volksmärchen = TTV) Türk masalları, elbette uluslararası masal dağarcığı ile büyük ölçüde ortaklık gösterir. Walter Anderson'un sayımına göre (Bak. TTV için yazdığı tanıtma yazısı: “Der türkische Märchenschatz”, Hessische Blätter für Volkskunde, c. XLIV, 111-132. sayfalar. Burada TTV'deki masalların Aarne-Thompson uluslararası katalogundaki karşılıklarını veren bir tablo da vardır) tiplerin 257'si, yani %68'i Aarne ve Thompson'un topladıkları tiplere karşılıktır. Andreas Tietze de 85 eserden alınan masallarla bizim masallara paraleller verir (Oriens, c. VII, 141-152. sayfalar arasındaki TTV tanıtma yazısına bakınız). Tietze, burada, Türkiye'deki Türk ve Türk olmayan masalların metinlerine başvurduğu gibi, Balkan ülkelerine, Sami dili kullanan ülkelere, Kafkaslara, İran'a ve Orta Asya'ya da bakar.
Ancak yine de şimdilik hiçbir ülkenin masal edebiyatı ile ortaklık göstermeyen birtakım Türk masalları da vardır. Örnek olarak TTV'deki 46 ve 74 numaraları gösterebiliriz, Bazı başka masallara ise (TTV'deki 192, 374 gibi) en azından şimdiki bilgimize göre sadece Akdeniz bölgesinde rastlanıyor. Kaynakları ne olursa olsun, insanlığın ortak mirasından gelen masallar, birçok uygarlığın karşılaştığı bir kavşak olan Türkiye'de özel bir nitelik kazanmıştır. Kültürün öbür yanlarında olduğu gibi halk edebiyatının bu türünde de; Türklerin kendi yurtları olan Orta Asya'dan getirdikleri öğeler ve üzerinde yerleşecekleri ve yepyeni bir kültür geliştirecekleri yeni topraklarda buldukları ile Akdeniz havzasının büyük kısmında, Balkan ülkelerinde, bütün Küçük Asya'da, eski Emevî ve Abbasî halifelerinin ülkelerinde birlikte muazzam bir imparatorluk kuracakları çeşitli ırktan, dinden, dilden halklardan aldıkları ile oluşmuş bir sentezle karşı karşıyayız.
Bu yüzden, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları dışında kalmış olan ülkelerin Türk dilli halklarında bugün Türkiye'de anlatılan bütün masalların paralellerini bulamazsak buna hayret etmemek lâzımdır. Ortak olan masalların versyonlarının da, motiflerdeki ayrıntılarla uzak anayurttaki şekillerden çok aynı imparatorluğun içindeki ya da komşu ülkelerdeki Türk olmayan halkların edebiyatlarına benzemesi normaldir.
Henüz Türkiye dışındaki Türk halklarının masallarının bir katalogu yapılmadığı için tam bir karşılaştırma yapılamazsa da, en yüzeysel bir yaklaşımla bile yine de Türkiye masallarının konu bakımından coğrafi bakımdan uzak Türkçe konuşan ülkelerin masallarıyla ne büyük bir benzerlik gösterdiğini görebiliriz. (Bak. TTV katalogundaki masal incelemesinin sonuna koyduğumuz notlar ve A. Tietze'nin yukarda andığımız yazısı.) Bu konuda genel bir fikir vermek ve araştırıcıların ilk adımlarına, eksik de olsa, rehberlik etmek için, burada Radloff'un Proben'inin IV. cildindeki masallardan Türkiye'de tesadüf edilen 23'ünü TTV'deki numaralarıyla; bu katalogdaki masallardan Altay halklarında (Türk, Moğol-Ordos ve Kalmuk) paralelleri olan 38'ini veriyoruz :
Aşağıda TTV'deki numaralarıyla verdiğimiz masallara da, parantez içinde verdiğimiz ülkelerde ve halklarda rastlanmıştır.
TTV No 4 (Moğol-Ordos), 62 (Kalmuk), 65 (Moğol-Ordos). 72 (Türkistan-Kırgız), 77 (Doğu Türkistan, Moğol-Ordos), 86 (Altay), 102 (Kalmuk), 108 (Moğol-Ordos), 146 (Kırgız), 153 (Türkistan), 162 (Moğol-Ordos), 166 (Türkistan), 171 (Moğol-Ordos), 174 (Türkistan), 175 (Türkistan), 182 (Türkistan), 197 (Mogol-Ordos), 198 (Türkistan), 206 (Türkistan), 211 (Türkistan), 212 (Kırgız), 215 (Türkistan-Kalmuk), 235 (Moğol-Ordos), 241 (Türkistan), 242 (Türkistan), 245 (Türkistan), 258 (Türkistan), 274 (Türkistan), 275 (Türkistan), 277 (Türkistan), 288 (Kalmuk), 308 (Moğol-Ordos), 311 (Moğol-Ordos), 328 (Kalmuk), 341 (Kalmuk), 348 (Türkistan), 351 (Moğol-Ordos), 357 (Kalmuk).
Türkiye'deki ve Türkiye dışındaki Türkçe konuşan halkların masallarında; bir ulusun masal anlatımına özellik veren yardımcı öğeleri, üslup yöntemlerini, kalıplaşmış sözlerdeki, kafiyeli ve alliterasyonlu bölümlerdeki, baş ve son formüllerindeki dil özelliklerini karşılaştırdığımız zaman daha da büyük bir benzerlik gözümüze çarpar. Bu çeşit ortak özellikler, özellikle tekerleme ve yalanlama masalları gibi bazı anlatı çeşitlerinde çok iyi korunmuştur. Anadolu'daki masallarımızın motiflerine ve klişelerine Moğollarda bile rastlıyoruz. Bu da, Altaylı bir Türk-Moğol birlikteliğinin ve sürekliliğinin delilidir, (Bu konuda bak. : Boratav, “Les trois compagnons infirmes”, Fabula, с. II, 231-253. s.; Zaman Zaman İçinde, 32-49. s.; özellikle Tekerleme üzerine etüdüm, Paris, 1963. Cahiers de la Société Asiatique, No. XVII.)
2. Yazlı Edebiyatta Halk Masalları:
Bu bölümde, önce, Türkçe'deki yazılı edebiyatın en eski zamanlarından başlayarak bu dile çevrilmiş olan ve çoğu eski Sanskrit derlemelerine çıkan Arap ve Fars hikâye kitaplarından sözedeceğiz. Bu söylediklerimiz İslâmdan sonraki dönem için geçerlidir. İslâm öncesi dönemde de yabancı kaynaklı, masal temalarıyla beslenmiş bir anlatı edebiyatı birçok metin seriyor önümüze.
Türkçe'ye çevrilmiş ya da uygulanmış olan doğunun büyük kitaplarının en önemlileri şunlardır: Kelile ve Dimne, Binbirgece, Kirk Vezir, Tutinâme, Farağ Bad Aş-Şidda. Bu eserlerin çok eski çevrilerinin bulunduğu ve Türkçe'ye çevirenlerin her zaman sadece çevirmekle yetinmedikleri, yeni ilâvelerle aynı zamanda onları zenginleştirdikleri gözönünde tutulursa, masalların karşılaştırmalı incelemesi ve karşılaştırmalı edebiyat tarihi için bu kitapların -bütün nüshalarıyla- ne kadar önemli oldukları ortaya çıkar.
Ama bu kitaplardaki masalları, Arapça ve Farsça orijinallerinde bulunmasalar bile, sözlü bir kökene çıkarmak her zaman kolay değildir. Çünkü, eldeki bu yabancı dilde orijinallerin de daha eski ve daha tam asılları olmadığına, veya Türkçe çevirideki ilâvelerin başka yazılı kaynaklardan gelmediğine emin olamayız. Her durumda, malzemesini sözlü kaynaktan alan Türk masal kitaplarının (sözgelimi Billur Köşk gibi) sayısı pek fazla değildir, olanların da pek eski tarihli nüshalarına sahip değiliz.
Bu yabancı dilden masal kitaplarının dışında, klasik dönemin yazarları sözlü gelenekteki masallar hakkında fikir veren birçok eser bırakmışlardır. Sözgelimi, bilinmeyen bir yazarın yazdığı, tahminen XIV yüzyıl ürünü Dâstân-i Ahmed Harâmi (2. basımı Ahmed Talat Onay, İstanbul 1946) TTV'deki 153 numaralı masalın (AaTh 956 B) nazma çekilmiş halidir. Mevlânâ'nın eserlerinde, büyük bir kısmı sözlü gelenekten gelen masal ve fıkralara rastlanır. Sözgelimi, ünlü bir tekerlemenin birçok motifi (bak. Boratav, “Les trois compagnon...” Fabula, II, 242-245) Mesnevi'nin bölümlerinden birinin başlıca öğelerini meydana getirir; TTV'deki 256 numaralı masalın epizotlarından biri Fihi mâ Fih'te yer alır (bak, A. Gölpınarlı, Mevlânâ Celaleddin, 2. basım, İstanbul, 1952, 173-174. sayfalar). Aarne Thompson (=AaTh) katalogunda 1626 numaralı masal tipi TTV'de bulunmaz ama Türk fıkra repertuarında çok tanınmıştır. Aşık Paşa (XIII. yüzyıl) onun nazma çekilmiş bir metnini bırakmıştır (bak. Agâh Sırrı Levend, “Aşık Paşa'nın Bilinmeyen İki Mesnevisî Daha”, Türk Dili Araştırmaları, II (1954) 265. sayfa ve devamı). Bu masal Sibirya Tatarlarında (Radloff, Proben... IV, metin s. 100) ve Besarabya Gagauzlarında (id. Proben... X, metin s. 135) da anlatılır. Yunus Emre (XIII. yüzyıl), Kaygusuz (XIV/XV. yüzyıl), Āşıkî (=Āşıkpaşazâde, XV/XVI. yüzyıl), Ümmî Sinan (XVI. yüzyıl) gibi şairler masala ilgisiz kalmamışlardır. Eserlerinde bunun ispa tını görüyoruz (bak, Fabula II, 245-246; id. Zaman Zaman İçinde, 35-46).
Son olarak, Türk olsun yabancı olsun kısmen daha önce yazılmış eserlerden kısmen de sözlü kaynaktan topladıkları masallar, fıkralar, efsanelerle meydana bir kitap getirmiş olan yazarlar vardır. Lami'î'nin oğlu, babasının Letâif'inin nasıl meydana geldiğini anlatır. Babası fıkra ve nükteleri toplamaya başlamış, bunlara kendi yarattıklarını da eklemiş, bitiremeden ölünce eseri Hicri 988'de (1580/81) oğlu tamamlamıştır. Babası tarafından yaratıldığını söylediği fıkraların yazılı kaynaklardan değil de sözlü kaynaklardan geldiği için böyle kabul edilmiş olma ihtimali vardır. Ne olursa olsun, en azından büyük bir kısmı sözlü gelenekten gelen oldukça eski tarihli fıkra derlemeleri vardır elimizde. İçinde 43 nükte bulunan bir Nasreddin Hoca hikâyeleri kitabı 1571 tarihlidir (Ely. Bodl. Or. 185).
Aziz Efendi'nin Muhayyelât-ı Ledünn-i İlâhi adlı 1796/1796'de yazılmış ama ancak 1852/1853'te basılmış kitabı da ünlü bir olağanüstü hikâyeler kitabıdır. Bu konuda Andreas Tietze'nin monografik incelemesine bakınız: Oriens. c. I, 248-329. sayfalar.) Bu eser olağanüstülü edebiyatın bir klasiği olarak ün kazanmıştır. Namık Kemal eski Osmanlı edebiyatında gerçekçilik, doğallık ve akılcılık yoksunluğuna çatmak istediği zaman bu kitabı örnek olarak gösterirdi. Aziz Efendi konularını esas olarak Binbir Gün Masalları'ndan almıştır. Bu eser Fransızca'dan Türkçe'ye XIX, yüzyılın ortalarında çevrilmiş ve basılmıştır. Bu yüzden Tietze, Muhayyelât'ın yazarının, Petis ve Lacroix'nın yaptıkları bu derlemenin batı dillerinden birindeki yayını kulanmış olduğunu iddia ediyor. Aziz Efendi'nin kitabında Binbir Gece'den ve Lami'î'nin hazırladığı bir fıkra ve efsane kitabı olan İbret-numa'dan alınmış hikâyeler de vardır. Çağının meddahlarından da hikâyeler almış olabilir. A. Tietze (a. y. 303. s.) sadece bir yerde sözlü gelenekten gelen bir hikâye buluyor: bu da “Receb Beşe'nin Serüveni”dir (a. y. 294. s. ve sonrası; hikâyenin geniş çevirisi 318-327. sayfalar arasında). Bu hikâyenin sözlü versyonları Türk masalları katalogunda 13 tanedir: No. 224.
3. Yaşayan Halk Masalı:
Sözlü geleneğin hikâye'si, âşık'lar ve meddah'lar tarafından birbirinden tamamen farklı iki tür halinde anlatılarak yüzyıllar boyunca yaşamıştır. Bu iki profesyonel gelenekle esas halk masalları arasındaki alışverişler muhakkak ki, çok sık olmuştur. Aşık'ların hikâyeleri gibi Karagöz, Orta Oyunu ve Kukla gibi dramatik türler de zaman zaman masala başvurmuşlardır. Fakat masal çok çeşitli şekilleriyle özellikle kendi sanatçıları tarafından geliştirilmiştir. Halk masalı anlatıcıları hiçbir zaman profesyonel bir zümre meydana getirmemiştir. Bu tür, amatörlerin alanında kalmıştır. Buna karşılık her toplumsal çevre -her sülâle, her aile, her mahalle, her köy- en kabiliyetli kadın veya erkek anlatıcı olarak birini kabul etmiştir. En yetenekli olanlar, daha önceki kuşaktan bir ya da birçok anlatıcının masal repertuarını en iyi ve en fazla aklında tutmuş olanlar, bu mirasın yaşamasına katkıda bulunmuşlardır. Türkiye'de bugün hâlâ bu zengin mirasın taşıyıcısı olan iyi anlatıcılara rastlanabilir. Olağanüstü masalı besleyen özellikle kadınlar ve genç kızlardır. Zincirleme masallar (Kettenmärchen), bazı hayvan hikâyeleri ve bazı olağanüstü masal çeşitleri, özellikle kahramanları çocuklar olan masallar çocuklar tarafından çok sevilerek dinlenir; birçok çocuk da bunları büyüklerden dinleye dinleye iyi birer anlatıcı haline gelirler. Erkekler daha çok gerçekçi ve açık saçık hikâyeleri anlatmayı ve dinlemeyi severler. Bu son kategori fıkralar ve hayvan hikâyeleri (fabller) genellikle daha çok kırsal alanlarda sevilir. Köylerde anlatım şehirlerde olduğundan daha fütursuz ve açık saçıktır. Türkiye'de bugün hâlâ bu zengin mirasın taşıyıcısı olan iyi anlatıcılara rastlanabilir. Olağanüstü masalı besleyen özellikle kadınlar ve genç kızlardır. Zincirleme masallar (Kettenmärchen), bazı hayvan hikâyeleri ve bazı olağanüstü masal çeşitleri, özellikle kahramanları çocuklar olan masallar çocuklar tarafından çok sevilerek dinlenir; birçok çocuk da bunları büyüklerden dinleye dinleye iyi birer anlatıcı haline gelirler. Erkekler daha çok gerçekçi ve açık saçık hikâyeleri anlatmayı ve dinlemeyi severler. Bu son kategori fıkralar ve hayvan hikâyeleri (fabller) genellikle daha çok kırsal alanlarda sevilir. Köylerde anlatım şehirlerde olduğundan daha fütursuz ve açık saçıktır. Bazı şehirlerin masalları çok ayrı bir özellik taşıyarak öbürlerinden ayrılır. En önemli olarak, İstanbul'dan gelen masallar çok özel bir üsluba sahiptir. Bu şehrin anlatıcıları ayrıca masalları yerelleştirmek eğilimindedir, Bilindiği gibi bu, aynı zamanda, masalı epik anlatılara ve efsanelere yaklaştıran ve ona bir dereceye kadar gerçeklik vermek isteyen yazılı geleneğe özgü bir eğilimdir. Yerelleştirmenin birçok usulü vardır. Olaylar ya çok uzakta bulunan Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası olan Mısır, Yemen gibi ülkelerde geçer; bu ülkelerin padişahları İstanbul padişahıyla ilişki içindedir. Ya da olaylar çok daha uzakta olan ama yine gerçek olan Çin, Hindistan gibi ülkelerde geçer. Ya da anlatıcı, hikâyeyi, ya hayal ürünü olan veya adı gerçekten varolan bir yerir adından bozulmuş olan gerçekdışı bir ülkeye yerleştirir. Masalı meddahların anlatılarına yaklaştıran yerelleştirme şekli, serüvenin İstanbul'da mahallelerin adı verilerek geçirilmesidir (bak. Boratav, Zaman Zaman İçinde, 30, 207. s.) Bu tipe dahil olanlar özellikle gerçekçi hikâyelerdir. Bu hikâyeler ya meddahların repertuarından alınmıştır, ya da bu profesyonel anlatıcılara özgü anlatım taklit edilmiştir. Meddahların son derece yaygın olduğu bir şehirde her iki durum da olağandır. Kırsal çevrelerde şehirlerde olduğundan çok daha fazla olağanüstü öğeleri kaldırma eğilimi vardır. Köylü anlatıcı masaldaki olayları ve kişileri kendi dünyasının olayları ve kişileri ile değiştirir. Padişah, padişah olarak anıldığı halde gerçekte kasabanın ileri gelenlerinden biri olarak tasvir edilir. Bu uygulama işinin epik kökenli anlatılarda bile görülmesi ilginçtir. Bu duruma bir örnek olarak Beyrek Destanı'nın bir köylü versyonunu verebiliriz (Boratav, Bey Böyrek..., 54-61 sayfalar). Türk masalı illüzyonlar yaratmaya çalışmaz. Olağanüstü öğeleri azaltmakla kalmaz, dinleyicilere konusunun hayalî olduğunu söyleyerek onları uyarır. Tekerleme, giriş olarak kullanıldığı biçimlerde olsun esas masaldan önce anlatılan yalanlama çeşitlerinde olsun, bu uyarma işini yerine getiren bir anlatıdır. Dinleyicileri, sunulacak olan olağanüstü dünyaya sokmaya, burada herşeyin farazî ve hayali olduğunu, bütün bu “yalan” ların eğlendirmek ve ders vermek için anlatıldığını belirtmeye yarar. Bu çeşit uyarılar anlatının içinde her fırsat çıktığında ve sonunda da, az çok dolaylı olarak ve nükteli bir havayla tekrar edilir. Sözlü gelenekte iyi bir masal anlatıcısı, hikayenin bütün bu yardımcı öğelerini yerinde kullanmasını bilen, ona sanatsal öğeler kazandıran özel tadı verebilen insandır. Bu öğeler, canlı ve renkli bir dil; uygun bir yer gelince ya da konu gerektirdikçe kullanılan kalıp sözlerle, anahtar deyimlerle, şiirli bölümlerle süslü hızlı ve yoğun bir anlatımdır.
BİBLİYOGRAFYA :
1) Türkiye Türkleri:
a) Masallar
b) Fikra ve Latifeler,
1) Nasreddin Hoca:
2) Başka Fıkralar
II. Osmanlı Bölgesinde Türk Olmayan Ahalinin masal, fıkra ve efsaneleri:
(Sovyetler Birliğindeki Türk halklarının masallarıyla ilgili bibliyografya basımla ilgili bazı teknik nedenlerden dolayı konamamıştar.)
Çeviren: MAHİR ŞAUL